|
|
Bir gün Boca'da gezerken......Gözüme yaşını almiş bir
bey ilişti Üstünde çok giyilmekten parlamış siyah bir takım
elbise vardı. Pırıl pırıl iskarpinleri göz alıyordu.
Başındaki siyah fötr şapka da elbisesi gibi yıpranmıştı.
Yaşlı adam bir sandığın üstüne çift hoparlörlü bir kaset
çalar yerleştirdi. Cebinden çıkarttığı kaseti koydu ve
düğmeye bastı. Müziğin başlamasıyla birlikte yaşlı dansçının
yanına genç bir kız yaklaştı. Üstünde kırmızı kadifeden bir
elbise vardı. Elbisenin yırtmacı beline kadar uzanıyordu.
Siyah file çoraplar ve ince topuklu ayakkabı, güzel
bacaklarını daha da güzelleştiriyordu. Kırmızı rujla
boyadığı dudaklarına kışkırtıcı bir gülümseme yerleşmişti.
ÖN SEVİŞME GİBİ
Ve Tango başladı. Danstan çok bir kavga, bir ön sevişme
gibiydi. Kadın arada bir sanki erkeği tekmelemek istercesine
bacağını yukarı savuruyor, sonra çiftin bacakları bir anda
kenetleniyordu. Erkek birden kadını kollarının arasında
hapsediyor, kendine çekip yanağını yanağına yapıştırıyordu.
Ayrılıyorlar sonra tekrar birleşiyorlar, erkek kadını
havalandırıyor, kadın o muhteşem bacaklarını adamın
gövdesine sarıyordu. Dans kah kavga kah sevişme ritmine
bürünüyordu. Ama daha çok ateşli bir sevişmeyi andırıyordu.
Tango salgınının Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllarda bu dansı
seyreden Winston Churchill, yanındakine şöyle fısıldamıştı:
“Peki ama neden ayakta!..”
Tango, Buenos Aires’te hep karşıma çıkmıştı. Sokaklarda,
meydanlarda, özel kulüplerde. Kent sakinleri için iyi bir
gelir kaynağıydı. Oysa ki bu dans, yüzyılın başında tüm
maddi düşüncelerden uzakta, göçmenlerin yurt özlemini,
kabadayıların, genelev kadınlarının, aşk ve ihanet
öykülerini anlatan bir tutkuydu.
  
  
   |
|
|
|